Radyomda çalan Adana yöresine ait o türküde söylendiği gibi:
“Yandı Çukurova yandı / Eli bazlı beyler indi / Ördek uçtu kumru kondu / Oy oy oy Emine…”
Selahattin Sarıkaya’nın kaynaklık ettiği, Halil Atılgan’ın derleyip notaya aldığı bu türkü aslında bir ağıt… Ama bugün Çukurova denildiğinde akla ilk gelen türkülerden biri.
Çukurova’nın yandığı günler henüz gelmedi.
Daha mayısın başındayız. Üstelik bu yıl alıştığımızın aksine yağmurlarla serinledik. Toprak suya doydu, hava nefes aldı. O bildik kavurucu sıcaklar kendini henüz göstermedi; neredeyse yağmursuz gün yok gibi.
Nisanı geride bırakırken Adana’da sokaklar yine portakal çiçeği koktu. Portakal Çiçeği Karnavalı’yla milyonlarca insanı kentimizde ağırladık. Oteller doldu, esnaf kazandı, şehir hareketlendi. Kent ekonomisine milyarlarca liralık bir hacim yarattığı konuşuluyor. Ekonomi bazen bir fabrikanın bacasından değil, bir karnavalın neşesinden de besleniyor; bunu bir kez daha gördük.
Hemen ardından 1 Mayıs geldi. Meydanlar doldu, emeğin sesi yükseldi.
Yağmurlar ise dinmek bilmiyor.
Geçen yılın kuraklığını yaşayan çiftçi için bu yıl adeta bir telafi oldu. Buğday tarlalarında verim beklentisi arttı; geçen yıl dekarda 400 kilogramı zor gören üretici, bu yıl 500 kilogramın üzerini konuşuyor. Toprağın yüzü güldü. Ama işin bir de diğer yüzü var: Artık yağmur ya çok yağıyor ya hiç yağmıyor; bir yıl kuraklık konuşulurken ertesi yıl baraj kapaklarını açtıran yağışlar görüyoruz. İklim değişikliği dediğimiz şey, burada, gündelik hayatın tam ortasında hissediliyor.
Aşırı yağışlarla birlikte Seyhan Baraj Gölü doldu, kapaklar açıldı. Seyhan Nehri günlerdir gürül gürül akıyor. Kentin ortasından geçen o suyun sesi bir yandan doğanın gücünü hatırlatırken diğer yandan insanları kıyısına çekiyor. Baraj kapaklarının önünde fotoğraf çektirenler, bu anı ölümsüzleştiriyor.
Şimdi önümüzde yaz var.
Çukurova’nın o bildik sıcakları kapıda. “Yandı Çukurova yandı” dediğimiz günler elbette gelecek. Ama artık biliyoruz ki insanın içini yakan yalnızca sıcak değil. Dileğimiz, bu yazın yine orman yangınlarıyla anılmaması.
Yine de hayat, bildiği gibi akacak.
Sıcak bastırdığında Çukurovalılar Torosların yolunu tutacak. Yaylalara çıkılacak, serinlik aranacak. Bu coğrafya yüzyıllardır nasıl yaşıyorsa yine öyle yaşamayı sürdürecek.
Ve belki de o türkü yine bir yerlerde çalacak:
“Yandı Çukurova yandı…”
Ama bu kez o sözleri sadece bir sıcaklık ifadesi olarak değil; bir döngünün, bir direncin, bir sürekliliğin sesi olarak duyacağız.
Çünkü bu topraklar her yaz biraz daha yanacak, her kış biraz dinlenecek, her bahar yeniden filiz verecek.
Çukurova’nın hikâyesi tek bir mevsimin değil; sabrın, dönüşümün ve yeniden ayağa kalkmanın hikâyesi olacak.
Bugün yağmurun bereketini konuşuyoruz, yarın sıcağın yükünü konuşacağız. Bugün karnavalın coşkusunu yazıyoruz, yarın tarladaki emeği yazacağız.
Ama değişmeyen bir gerçek var:
Çukurova, bütün zorluklarına rağmen üretmeye, yaşamaya devam edecek. Ve bu coğrafya, verilere sığmayacak kadar büyük bir emeğin üzerinde yükselecek.
Yorumlar
Kalan Karakter: