Evet, yıllık bazda yüzde 2,9’luk bir artış var. Ancak bu artış gerçek bir toparlanmadan çok, düşük bazın yarattığı teknik bir denge. Başka bir ifadeyle: Görünen iyileşme, hissedilen bir güçlenmeye dönüşmüyor.
Son dört çeyreğin verileri bize açık bir şey söylüyor: Bu bir konjonktür sorunu değil.
2024’ün ilk çeyreğinde 95 olan endeksin, 2025’in aynı döneminde 86,1’e kadar gerilemesi; üstelik bu düşüşün ara malı, işgücü ve finansman maliyetlerinden eş zamanlı beslenmesi, üretim yapısındaki kırılganlığı gözler önüne seriyor.
Özellikle ara malı maliyetlerinin toplam düşüşe yüzde 54 katkı yapması, Türkiye’nin üretimde dışa bağımlılığının artık bir risk değil, doğrudan bir rekabet engeli haline geldiğini ortaya koyuyor.
Ücretler artıyor, rekabet geriliyor
Endeksi aşağı çeken en kritik başlık ise işgücü maliyetleri.
Dördüncü çeyrekte Türkiye’de dolar bazında işgücü maliyetleri yüzde 4,4 artarken, rakip ülkelerde bu oran yalnızca yüzde 0,1. Aradaki fark çarpıcı: Türkiye’de ücret artış hızı rakiplerin tam 44 katı. Asgari ücret ayarlamaları, enflasyona bağlı ücret politikaları ve nitelikli işgücü rekabeti bu artışı tetikliyor. Ancak verimlilikteki kazanımlar, bu maliyet baskısını dengelemeye yetmiyor.
Enerji maliyetlerindeki gerileme ise olumlu ama tek başına tabloyu değiştirecek güçte değil.
Faiz iniyor ama yeterli mi?
Merkez Bankası’nın faiz indirimleri finansman tarafında bir rahatlama sağladı. Politika faizindeki 650 baz puanlık düşüş, kredi faizlerine de güçlü şekilde yansıdı. Ancak burada kritik soru şu: Bu gevşeme, üretim maliyetlerindeki yapısal baskıyı telafi edebilir mi?
Cevap şimdilik net değil. Çünkü krediye erişim kolaylaşsa da, maliyet rekabeti aynı hızla iyileşmiyor.
Makro cephede olumlu sinyaller var. Rezervler artıyor, yabancı yatırımcı geri dönüyor, CDS düşüyor.
Ama içeriye baktığımızda aynı iyimserliği görmek zor.
Reel Kesim Güven Endeksi 100’ün altına gerilemiş durumda. Şirketler yatırım iştahını artırmak yerine verimlilik odaklı hareket ediyor. Siparişler ve ihracat beklentileri zayıflıyor.
Daha çarpıcı olan ise kredi tarafı: Kredi büyümesi sürerken, takipteki alacaklar çok daha hızlı artıyor. Bu da hem reel sektörün hem de hane halkının nakit akışında ciddi bir bozulmaya işaret ediyor.
Üç farklı enflasyon!
Ekonomide belki de en dikkat çekici kırılma beklentilerde yaşanıyor.
12 ay sonrası enflasyon tahmini;
- Piyasa için yüzde 23,
- Reel sektör için yüzde 33,
- Hane halkı için yüzde 51.
Aynı ekonomi, üç farklı algı.
Bu makas, yalnızca beklenti farkı değil; aynı zamanda güven sorunu.
Yapısal soruna geçici çözüm olmaz
Ortaya çıkan tablo net:
Dışarıda finansal göstergeler toparlanıyor. Ama içeride üretim, maliyet ve beklenti dengesi bozulmaya devam ediyor.
TÜSİAD-RGE’nin 88,8 seviyesinde takılı kalması, sorunun kurdan ibaret olmadığını açıkça gösteriyor. Asıl mesele; üretim yapısı, maliyet kompozisyonu ve dışa bağımlılık.
Kısacası, bu bir fiyat sorunu değil; bir yapı sorunu.
Ve yapısal bir sorunun ilacı, geçici politikalar değil, yine yapısal dönüşümlerdir.
Atatürk’ün o veciz ifadesi bugün de geçerliliğini koruyor:
“Tam bağımsızlık, ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür.”
Bugünün tercümesi ise şu:
Rekabet gücü, ancak üretim yapısını dönüştürebilen ülkelerin elinde kalıcı olur.
Yorumlar
Kalan Karakter: