Dün gece yastığa kafamı koymadan önce çocukluğumu düşündüm.
Çok değil, otuz yıl önce nasıl çocuklardık anlatayım.
Karınca yuvasına basılmasın diye etrafına taş dizerdik.
Yolda gördüğümüz ekmek kırıntısını yerden alır, üç kez öpüp, yüksekçe bir yere koyardık.
Mahallenin yaşlı teyzesine, “Çarşıya gidiyorum, bir isteğin var mı?” diye sorardık.
Kalbimiz küçüktü ama merhametimiz büyüktü.
Çok değil, otuz yıl önce nasıl babalar vardı, onu da anlatayım.
Mahallede arkadaşlarımla oynuyordum. Babam işten dönüyordu. Ellerinde fileler vardı. Onu görünce oyunu bırakıp koştum. Bacaklarına sarıldım.
“Babacığımmm…” diye seslendim.
Beni kucağına almasını beklerken itti.
O an dünyam yıkılmıştı. Arkadaşlarımın yanında utandım. İçim acıdı. Sessizce peşinden eve girdim.
“Baba,” dedim, “Ben ne yaptım?”
Yüzüme baktı. Gözleri doluydu.
“Oğlum… Yanındaki Şemsettin’in babası yok. Sen bana böyle sarılınca onun içinin yanacağını düşünmedin mi?”
İşte böyle adamlardı babalar.
Kendi evladının sevincini bile başka bir yetimin yüreği sızlamasın diye yarım bırakan adamlardı.
Sevgisini gösterirken bile başkasının acısını düşünen adamlardı.
Türkiye, şimdi 23 Nisan’a başka hikâyelerle giriyor.
Bir emniyet amiri çocuğunu poligona götürüp silah sıktırıyor.
Bir vali, evladını adalete teslim etmek yerine makamının gölgesine saklıyor.
Ne oldu bize?
Vicdan, merhamet neydi?
Ne ara çocuk yetiştirmeyi sadece büyütmek zannettik?
Oysa çocuk, söyleneni değil gördüğünü öğrenir.
Baba sadece evlat büyütmez, karakter bırakır.
Anne sadece yemek vermez, vicdan yoğurur.
Bir toplum çocuklarına bakılarak anlaşılır.
Bu gece 23 Nisan’a girerken sorulması gereken soru şu:
Çocuklara bayram bırakmış bir millet, çocuklarına nasıl bir memleket bırakıyor?
Ve ben hâlâ o eski babaları özlüyorum…
Kendi çocuğunu itip, başka bir çocuğun kalbi kırılmasın diye susan babaları…
Yorumlar
Kalan Karakter: