Geçen haftaki yazımın başlığı “Ne olacak bu Adana’nın hâli?” idi. O yazıda, Osmanlı döneminde de Cumhuriyet’in ilk yıllarında da Türkiye’nin önde gelen şehirleri arasında yer alan Adana’nın zamanla neden gerilere düştüğünü irdelemeye çalışmıştım. Sıraladığım nedenlerden biri de Adana’da birlikte çalışma kültürünün yeterince güçlü olmamasıydı.
Adana, tarih boyunca göç yolları üzerinde bulunmuş bir şehir. Bu durum yalnızca bugüne ait değil; binlerce yıllık bir gerçeklik. Bu nedenle Adana’da çok katmanlı, çok renkli ve çok kültürlü bir toplumsal yapı oluşmuştur. Farklı coğrafyalardan gelen insanlar; farklı alışkanlıkları, değerleri, davranış biçimleri ve hayat anlayışlarıyla bu şehirde bir araya gelmiştir.
Aslında bu çeşitlilik, doğru yönetildiğinde büyük bir zenginliktir. Bir şehrin kültürel derinliğini, üretme kapasitesini ve dayanıklılığını artırır. Ancak farklılıklar ortak bir dil, ortak bir hedef ve ortak bir çalışma ahlakı etrafında buluşturulamazsa bu kez zenginlik yerini dağınıklığa bırakır.
Bugün yalnızca Adana’da değil, Türkiye’nin genelinde de birlikte çalışma kültürünün istenilen düzeyde olmadığına dair yaygın bir kanaat vardır. Oysa modern dünyada şehirlerin, kurumların ve toplumların başarısı artık tek tek insanların gayretinden çok, birlikte iş yapabilme becerisine bağlıdır. Avrupa Birliği gibi yapılar da uzun yıllardır ortak hedeflere ulaşabilmek için bu kültürü güçlendirmeye çalışmaktadır.
Elbette her kültür, yeniliğe ve değişime karşı belli ölçüde direnç gösterir. İnsanlar geldikleri yerlerin değerlerini, alışkanlıklarını ve davranış kalıplarını beraberinde taşır. Kendilerini koruma güdüsüyle bildiklerini doğru kabul eder, farklı olana karşı mesafeli durabilirler. Bu da ortak çalışma zemininde zaman zaman gerilimlere yol açar.
Göçle gelen topluluklarda bu durum daha belirgin hâle gelebilir. Farklı kültürlerden gelen insanların düşünme, konuşma ve davranma biçimleri aynı olmayabilir. Kimi doğrudan konuşur, kimi ima eder. Kimi açıkça itiraz eder, kimi susarak tepki gösterir. Kimi zamanı kesin bir sözleşme gibi görür, kimi daha esnek algılar. Böyle olunca aynı masada oturan insanlar, aynı dili konuşuyor gibi görünseler de aslında birbirlerini tam olarak anlamayabilirler.
Yanlış anlamaların ve kırılmaların önemli bir kısmı buradan doğar. Bir taraf açıklığı samimiyet sayarken, diğer taraf bunu kabalık olarak görebilir. Bir taraf zamanı disiplinin temeli kabul ederken, diğer taraf ilişkileri zamandan daha önemli sayabilir. Bir taraf verilen sözü takvimle birlikte düşünürken, diğer taraf şartlara göre değişebilecek bir niyet olarak algılayabilir.
Adana’nın çok katmanlı ve çok kültürlü yapısı da bu açıdan dikkatle ele alınmalıdır. Bu şehirde güçlü insanlar, güçlü kurumlar, güçlü sivil yapılar vardır. Fakat bütün bu güçleri aynı hedef etrafında buluşturmakta çoğu zaman zorlanırız. Bir araya geliriz ama birlikte yürümekte güçlük çekeriz. Toplantılar yaparız ama ortak kararları hayata geçirmekte zorlanırız. Heyecanla başlarız ama devamını getirmekte aynı kararlılığı gösteremeyiz.
Kimi zaman bir grubun lideri ya da birkaç üyesi büyük bir çaba gösterirken, diğerleri sürecin dışında kalır. Kimi zaman herkes aynı hedef için toplandığını düşünür ama aslında beklentiler, niyetler ve öncelikler birbirinden farklıdır. Ortak dil kurulmadığında, ortak hedef netleşmediğinde emek de dağılır, zaman da.
Benim kültür, sanat, edebiyat ortamlarında; kent konseyi ve benzeri yapılarda edindiğim gözlemim budur. Adana’da iyi niyet çoktur, enerji çoktur, fikir çoktur. Fakat bu enerjiyi ortak bir çalışma disiplinine dönüştürmekte zorlanırız.
O hâlde yapılması gereken bellidir: Adana’da birlikte çalışma kültürünü güçlendirecek ortak bir dil, ortak kurallar ve ortak sorumluluk bilinci oluşturmak zorundayız. Bu yalnızca kurumların değil, kendisini bu şehre karşı sorumlu hisseden herkesin meselesidir.
Çünkü Adana’nın geleceği, tek tek insanların parlamasından çok, birlikte ışık verebilmesine bağlıdır.
Yorumlar
Kalan Karakter: