Bir kentin sokaklarında yürümek, yalnızca binaların ve caddelerin arasında fiziksel bir yer değiştirmek değildir. Aynı anda zamanın katmanları arasında, geçmişin ayak izlerini takip ederek yapılan sessiz bir yolculuktur. Kent, insanlığın inşa ettiği en büyük ve en somut eserlerden biridir. Bu yüzden tarih bilinci ile kent bilinci, bir madalyonun iki yüzü gibi birbirini tamamlayan, insanı yaşadığı coğrafyaya köklendiren iki temel farkındalıktır.
Tarih bilinci, geçmişi ezberlenmesi gereken kronolojik olaylar dizisi olarak görmek değildir. Aksine geçmişi bugünün kurucusu, geleceğin ise rehberi kabul etmektir. Bu bilinç, insana bir soy ağacının, bir kültürün ve bir sürekliliğin parçası olduğunu fısıldar. Tarih bilincine sahip bir insan, bugünkü yaşam pratiklerinin, yasalarının, sanatının ve mimarisinin arkasındaki asırlık birikimi fark eder.
Kent bilinci ise kişinin yaşadığı şehre karşı geliştirdiği aidiyet, sorumluluk ve koruma duygusudur. Kent bilinci olan insan, o şehri yalnızca tüketilen bir yerleşim alanı olarak görmez. Havasına, suyuna, mimarisine ve kültürel dokusuna sahip çıkar. Şehrin meydanları, parkları ve anıtları onun için ortak bir yaşam sahnesidir.
Adana, bu iki bilincin en somut laboratuvarıdır
Tarih ve kent bilincinin etle tırnak gibi ayrılmaz olduğunu görmek için yüzümüzü Çukurova’nın kalbine, Adana’ya çevirelim. Adana, bu iki bilincin zihinlerde değil, sokaklarda nasıl can bulması gerektiğini gösteren en somut laboratuvarlardan biridir.
Ne var ki Adana’da hem tarih hem de kent bilincinin eksikliğinden, dahası bu iki kavramın zaman zaman birbiriyle çatışmasından kaynaklanan önemli ve değişmez bir sorun ortaya çıkmıştır. Adana, binlerce yıllık tarihî kimliği ile modern zamanların büyüme iştahı arasında ezilip durmuştur. Kentin geçmişini temsil eden ruh Seyhan ve Yüreğir’de atarken, yatırımlar ve nitelikli nüfus sürekli Çukurova ilçesine taşınmıştır. Tepebağ ve çevresinde kentin ana omurgasını oluşturan tarihî mahalleler, tarih ve kent bilinci yetersizliği içinde güvenliksiz, köhne bir yerleşim alanına dönüşmüştür.
Adana’nın en eski yerleşimi olan Tepebağ Höyüğü ile çevresindeki tarihî Adana evleri, kentin gerçek karakterini ve yaşanmışlığını oluşturur. Tarih bilinci, burada Hitit’ten Roma’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan izleri okuyabilmektir. Kent bilinci ise bu sokakları, bu tarihsel dokuyu, modern beton istilasından koruyarak yaşatabilmektir.
Taşköprü’den geçmek tarihe dokunmaktır
Roma İmparatoru Hadrianus döneminden beri Seyhan Nehri’nin iki yakasını birbirine bağlayan Taşköprü, yalnızca bir mühendislik harikası değildir. O köprüden geçmek, tarih bilinciyle bin yıllık ticarete, savaşa, barışa, sevince ve mutluluğa dokunmaktır. Kent bilinci ise o köprüyü araç trafiğine kapatıp geleceğe miras bırakma sorumluluğudur.
Esnafın asırlık çekiç sesleriyle yükselen tarihî mekânlar, Adana’nın somut olmayan kültürel mirasının merkezidir. Adana’da tarih ve kent bilinci; kebap kokusunun, narenciye çiçeğinin ve pamuğun tarihsel yolculuğunun bu çevrelerdeki insan hikâyeleriyle birleştiğini fark etmektir.
Tarih ve kent bilincinin içselleştirilmesiyle olağanüstü bir yerel vizyon kendiliğinden belirir. Mekânın hafızasına saygı da bunun peşi sıra gelir. Vesselam; Adana’nın tarihî konakları, ibadethaneleri, antik dönem eserleri ve eski Adana evleri, tarih bilincinin kentteki somut yansımalarıdır. Bu yapılar yıkıldığında ya da kimliksizleştirildiğinde yalnızca taşlar yok olmaz. Kentin hafızası silinir, şehir belleksizleşir.
Kentin hafızası silinirse…
Tarih bilinci geçmişe sadakati, kent bilinci ise bugüne ve geleceğe karşı sorumluluğu temsil eder. Adana gibi kökleri binlerce yıl öncesine uzanan bir şehirde bu iki bilinç, Seyhan’ın suyu kadar hayati öneme sahiptir. Çukurova’mın bereketli toprakları üzerinde yükselen bu şehri betondan ibaret bir yerleşke olmaktan çıkarıp kültür ve hafıza merkezi haline getirmek, hiç şüphesiz “kent bilinci ile tarih bilincinin” mayalanmasına bağlıdır.
Adanalıların bu konudaki sicili ne yazık ki oldukça sabıkalıdır. Çevremizdeki Konya’dan Niğde’ye, Kayseri’den Kahramanmaraş’a, Gaziantep’ten Hatay’a kadar birçok şehir tarihî kalesini korurken, kalesini koruyamayan tek şehrin Adana oluşu, bu fikrin ya da düşüncenin kanıtı olabilir mi?
Ne dersiniz?
Yorumlar
Kalan Karakter: