Çukurova’nın bereketli topraklarından payını almaya gelenlerin, vermeye sıra gelince gerisin geriye dönmesi araştırılması gereken bir mesele değil midir?
Gerçekten de öyledir…
İnsanın hayatını kazandığı, kimliğini bulduğu, işini büyüttüğü, hatta servetini katladığı bir şehre sırtını dönmesi ya da o şehrin sorunlarına ilgisiz kalması nasıl açıklanabilir?
Adana, tarih boyunca göç yolları üzerinde bulunması nedeniyle büyük bir insan birikimine ve güçlü bir toplumsal hafızaya sahip oldu. Bu hafızanın bize öğrettiği en temel gerçek şudur: Çukurova’nın bereketi, dün olduğu gibi bugün de insanları kendisine çekiyor. Geçmişte gelenler oldu, bugün gelenler var, yarın da gelenler olacak.
Elbette bir şehre gelmek, çalışmak, üretmek ve zenginleşmek başlı başına değerli bir iştir. Ancak mesele yalnızca gelmek, almak ve büyümek değildir. Asıl mesele, kazanılanların bir bölümünü o şehrin geleceğine geri verebilmektir.
Buradaki “vermek” kavramını da yalnızca para bağışlamak olarak anlamamak gerekir.
Bir okul yaptırmak da vermektir.
Bir öğrenciye burs sağlamak da…
Bir kütüphane kurmak, bir sanatçıyı desteklemek, genç bir girişimciye yol göstermek, bir kültür merkezine katkı sunmak, kentin tarihine ve belleğine sahip çıkmak da vermektir.
Hatta bazen bilgi, zaman ve tecrübe paylaşmak, paradan daha kıymetli bir katkıdır.
Peki bazı insanlar, yaşadıkları şehir sayesinde zenginleştikleri hâlde neden verme konusunda isteksiz davranır?
Bu durum, sosyolojik ve psikolojik açıdan farklı biçimlerde açıklanabilir. Yokluktan gelip hızla zenginleşen bazı bireylerde statü kaybı korkusu gelişebilir. Uzun yıllar güvencesizlik yaşayan kişi, ulaştığı maddi imkânları kaybetmekten çekinir. Bu nedenle biriktirmek, yalnızca servet artırmanın değil, kendisini güvende hissetmenin de bir yolu hâline gelir.
Paylaşmak ise ona, güvenliğinden bir parça kaybetmek gibi görünebilir.
Bazı kişiler zamanla başarılarını bütünüyle kendi emeklerinin sonucu olarak değerlendirmeye de başlar. İçinde yetiştikleri toplumun, çalıştıkları insanların, yararlandıkları altyapının, müşterilerinin ve yaşadıkları şehrin katkısını görmezden gelirler.
Böylece şu düşünce ortaya çıkar:
“Ben kendi çabamla başardım. Başkaları da çalışıp başarsın.”
Oysa hiçbir başarı bütünüyle kişisel değildir.
Bir iş insanının yükselişinde çalışanlarının, ortaklarının, müşterilerinin, ailesinin, devletin sağladığı altyapının ve içinde bulunduğu ekonomik çevrenin doğrudan ya da dolaylı payı vardır.
Bir insan tek başına çalışabilir ama tek başına bir şehir, bir piyasa ve bir üretim düzeni kuramaz. Maddi güç arttıkça kişinin şehirle kurduğu gündelik bağ da zayıflayabilir. Güvenlikli siteler, özel araçlar, ayrıcalıklı sağlık ve eğitim imkânları, insanı kentin ortak sorunlarından uzaklaştırabilir.
Çukur dolu yollardan geçmez. Toplu taşıma kullanmaz. Kamu hastanesinde sıra beklemez. Mahallesinde biriken çöpü görmez. Çocuğunu imkânları sınırlı bir okulda okutmaz.
Böylece aynı şehirde yaşamasına rağmen o şehrin gerçeklerinden uzaklaşır. Fiziksel mesafe zamanla duygusal mesafeye dönüşür. Yoksullukla, işsizlikle, umutsuzlukla ve fırsat eşitsizliğiyle göz teması kesilir.
Kişinin çevresi değiştikçe ilişkileri de farklılaşabilir. Bazı insanlar için her ilişki giderek bir alışverişe dönüşür. Maddi ya da itibari karşılığı bulunmayan katkılar gereksiz görülmeye başlanır.
“Bunun bana getirisi ne olacak?” sorusu, “Bunun topluma ne faydası olacak?” sorusunun önüne geçer.
Yatırım getirisi olmayan her harcama kayıp sayılır. Karşılıksız vermek, rasyonel bir davranış olarak görülmez. Oysa toplumsal hayat yalnızca karşılıklı çıkar hesabıyla sürdürülemez. Güven, dayanışma, vefa ve aidiyet, doğrudan bilançoya yazılmasa da bir şehrin en değerli sermayesidir.
Bu bağlar zayıfladığında insan, servetinin içinde yalnızlaşabilir; yaşadığı topluma ve sonunda kendisine yabancılaşabilir.
Popüler kültürde “sonradan görme” olarak adlandırılan figür de çoğu zaman ekonomik sermayesi hızla artarken kültürel sermayesi aynı hızla gelişmeyen kişiyi anlatır. Ancak sorun sonradan zenginleşmek değildir. Yokluktan gelip büyük başarılar elde etmek başlı başına takdir edilmesi gereken bir durumdur. Asıl sorun, servetin kültürle, etikle, estetikle ve toplumsal sorumlulukla buluşamamasıdır.
Kültürel birikim gelişmediğinde zenginlik, kendisini çoğu zaman gösteriş üzerinden ifade eder. Pahalı otomobiller, büyük evler, marka tutkusu ve ihtişamlı davetler bir ihtiyaçtan çok kimlik arayışına dönüşür.
Kişi çevresine şu mesajı vermek ister:
“Ben artık buraya aitim.”
Fakat bu gösteriş her zaman gerçek bir özgüvenden kaynaklanmaz. Bazen kabul görme ihtiyacının, bazen geçmişte yaşanan yoksunlukların, bazen de yeni sınıfsal konumu kanıtlama arzusunun dışa vurumudur.
Eski çevresine karşı üstünlük kurmaya çalışan kişi, paylaşma ve empati duygusundan uzaklaşabilir. Kültür, sanat, edebiyat ve estetik alanlarında köklü bir birikimi yoksa kaliteyi sürekli fiyat etiketlerinde arar.
Pahalı olanı değerli, gösterişli olanı güzel, çok tüketileni itibarlı sanır. Elbette bu durum bütün zenginler için geçerli değildir. Yaşadığı şehre okul, hastane, kütüphane ve kültür merkezi kazandıran; öğrencilere burs veren; sanata, bilime ve girişimciliğe destek olan çok sayıda hayırsever iş insanı da vardır.
Adana’nın tarihinde de bunun kıymetli örneklerini görmek mümkündür. Mesele zenginliği suçlamak değil, zenginliğin şehirle kurduğu ilişkiyi sorgulamaktır. Çünkü servet üretmek değerlidir ancak o servetin bir bölümünü toplumsal faydaya dönüştürmek daha kalıcıdır.
Bir fabrikanın ömrü sınırlı olabilir. Bir şirket el değiştirebilir. Bir servet kuşaklar içinde dağılabilir. Ama yaptırılan bir okul, kurulan bir kütüphane, desteklenen bir öğrenci ve yaşatılan bir kültür eseri, insanın adını çok daha uzun süre taşır.
Bu nedenle zenginleşen ailelere yalnızca bir hatırlatmada bulunmak gerekir:
Çocuklarınıza sadece para, mülk ve şirket bırakmayın. Onlara sanat, edebiyat, felsefe, etik ve estetik eğitimi de verin. Çünkü para bir insanın imkânlarını artırabilir; fakat vicdanını, zarafetini ve sorumluluk duygusunu kendiliğinden geliştirmez.
Adana, tarih boyunca insanlarını zenginleştiren bir şehir oldu. Bereketli toprakları, tarımı, sanayisi, ticareti ve sunduğu fırsatlarla birçok insana yeni bir hayat kurma imkânı verdi.
Şimdi sorulması gereken sorular şunlar olmalı:
Bu şehirden alanlar, Adana’ya ne veriyor?
Gençlerin eğitimine katkı mı sunuyor?
Kentin sanat ve kültür hayatını mı destekliyor?
Bilime, girişimciliğe ve yenilikçi fikirlere kaynak mı ayırıyor?
Adana’nın tarihine, hafızasına ve ortak değerlerine mi sahip çıkıyor?
Yoksa servetini büyütürken yaşadığı şehri kendi sorunlarıyla baş başa mı bırakıyor?
Bir şehir yalnızca fabrikalarla, arsalarla ve sermayeyle büyümez. Kendisinden kazananların ona duyduğu vefa ile de büyür. Adana’nın ihtiyacı zenginlik karşıtlığı değil, servetle sorumluluğu, başarıyla aidiyeti, kazançla vefayı yan yana getiren yeni bir şehir kültürüdür. Çünkü insanın yaşadığı şehirden alması doğaldır. Ancak asıl değerli olan, insanın aldığından bir parçayı o şehrin geleceğine bırakabilmesidir.
Yorumlar
Kalan Karakter: