Sentetikle henüz tanışılmamış yıllardı. Jarselerin, göyneklerin, çarşafların, yastık yüzlerinin, perdelerin, yazmaların kumaşında dört temel hammadde vardı: İpek, keten, yün ve pamuk…
O yüzden doğaldılar. O yüzden sağlıklıydılar. O yüzden dokununca insanın içine bir serinlik, bir güven, bir geçmiş duygusu bırakırlardı. Annelerimiz kullandı onları. Annelerimizin anneleri kullandı. Babalarımız, onların babaları kullandı.
Sonra…
Bir gün hayat değişti. Hazır giyim çoğaldı. Sentetik kumaşlar vitrinlere doldu. Evlerin alışkanlıkları değişti. O eski göynekler, çarşaflar, perdeler, yazmalar bir kalıp gül, defne ya da lavanta sabununun kokusuna emanet edilip gürgen, ceviz sandıklara kaldırıldı.
Sandıklar kapandı. Ama içindekiler ölmedi. Sadece bekledi.
Birkaç yıl önceydi…
Bir anne, kendi annesinden kalan bir göyneği sandıktan çıkardı, kızına verdi.
Nine yadigârıydı. El dokuması keten bir göynekti. Uzun yıllar eğitim sektöründe anaokulu işletmeciliği yapan Ayça Gezer, o göyneği alıp bir köşeye kaldırmadı. Terziye götürdü. Yakasını biraz açtırdı. Üzerine giydi.
Ve Kapadokya’da bir gün, geçmiş bugünün ortasında yürümeye başladı. Turistler yanına yaklaşıyor, elbisesinin kumaşına dokunuyor, hayranlıkla bakıyor, nereden aldığını soruyordu.
Ayça Gezer’in cevabı çok sadeydi:
“Annemin sandığından…” Ama o cümlenin içinde koca bir Anadolu vardı. Eve dönerken aklından şu soru hiç çıkmadı: Bu kadar değerli bir hazine neden herkesin sandığında duruyor? Gerçekten de sandıklar doluydu. İğne oyalarıyla… El dokuması kumaşlarla… Kanaviçelerle… Tel kırmalarla… Dantellerle… Kök boyalı yazmalarla…
Bir zamanlar evlerin en güzel yerinde duran, sonra “kıymetli” diye saklanan, saklandıkça unutulan, unutuldukça hayattan çekilen ne varsa o sandıkların içindeydi.
Ayça Gezer onları çıkarmaya başladı. Kullandı. Giydi. Yaşattı.
Onun bu ilgisini görenler de evlerindeki sandıkları açtı. Kullanmadıkları, kullanmayacakları ama atmaya da kıyamadıkları parçaları Ayça Gezer’e getirmeye başladı. Hepsi çok güzeldi. Hepsi çok kıymetliydi.
Ama hepsini kendi giyemez, kendi kullanamazdı. O zaman bir fikir doğdu: Bu ürünler sandıklarda çürümemeliydi. Yeniden hayata karışmalıydı.
Çarşaflar elbiseye dönüştü. Göynekler bugünün zarafetiyle yeniden biçimlendi. Masa örtüleri etek oldu. Perdeler yastık yüzüne dönüştü. Kanaviçeler el çantalarını süsledi.İğne oyaları, yıllar sonra yeniden bir kadının omzunda, bir çantanın kenarında, bir elbisenin yakasında, bir kulağa küpe olarak görünür oldu.
Üç yıl önceydi…
Ayça Gezer, terletmeyen, nefes alan, sağlıklı, el emeği dokuma kumaşların yalnızca kumaş olmadığını düşündü. Onların bir duygusu vardı. Bir evi vardı. Bir sahibi vardı. Bir hikâyesi vardı. Bir sandıkta beklerken bile geçmişle bugünü birbirine bağlayan görünmez bir ip gibi duruyorlardı.
Anadolu kültürünü kuşaktan kuşağa taşıyan bu ürünleri genç kuşağın da beğeniyle kullanabileceği bir forma dönüştürmek istedi. Böylece bir sürdürülebilirlik fikri, bir kültür hareketine dönüştü.
Bir süre sandıklardan çıkanları biriktirdi. Koleksiyoner olmuştu artık. Sonra o birikimden bir marka doğdu: evvelden…
Adı gibi…
Evvelden kalanlardan bugüne uzanan bir yol. Evvelden kullanılanlardan bugünün hayatına karışan bir zarafet. Evvelden saklananlardan geleceğe taşınan bir kültür. Ayça Gezer, ürünleri yalnızca dönüştürmekle kalmadı. İsteyene bu dönüşümü öğretmeye de başladı. İlgi her geçen gün büyüdü.
Kapadokya’da, İstanbul’da yabancı turist çeken oteller ve tesisler “evvelden” markalı ürünleri talep eder oldu. Çünkü turist, hediyelik eşya değil, hikâyesi olan şey arıyordu. Çünkü el emeğinin sıcaklığını, doğal kumaşın serinliğini, Anadolu’nun sabrını, bir kadının göz nurunu hissediyordu.
Yorumlar
Kalan Karakter: