Bu hafta bir yandan S&P Global’in yayımladığı Küresel İmalat PMI verilerine, diğer yandan İstanbul Sanayi Odasının S&P Global ile birlikte hazırladığı İSO Sektörel PMI sonuçlarına bakacağız.
Küresel İmalat PMI, haziran ayında 52,2 ile genişleme bölgesinde kalırken, Türkiye İmalat PMI 47,1’e geriledi. Türkiye, 46,1 seviyesindeki Polonya’nın ardından Avrupa’da imalat sanayisinin en sert daraldığı ülkelerden biri olmayı sürdürdü.
İSO Sektörel PMI verileri de tablonun ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. İzlenen 10 ana sektörün dokuzu 50 eşik değerinin altında kalırken, yalnızca Kimyasal, Plastik ve Kauçuk Ürünleri sektörü 51,2 ile genişleme bölgesine geçebildi.
Sanayide işler iyi gitmiyor. Ancak ihracat cephesinden dikkat çekici bir haber var.
TCMB’nin “Merkezin Güncesi” blogunda yayımlanan analiz, jeopolitik gerilimlerin ardından küresel tedarik zincirinde yaşanan aksaklıkların, yükselen navlun maliyetlerinin ve teslimat risklerinin Avrupalı şirketleri yeniden Türkiye’ye yönelttiğini ortaya koyuyor.
Avrupa’nın dibinde bir ay daha
İSO Sektörel PMI verileri, daralmanın sektörler arasında yer değiştirdiğini gösteriyor.
Mayıs ayında genişleme bölgesindeki tek sektör Giyim ve Deri Ürünleri olurken, haziranda bu kez Kimyasal, Plastik ve Kauçuk Ürünleri eşik değerin üzerine çıktı.
Tekstil, en sert daralan sektör olmayı sürdürdü. Onu Ağaç ve Kâğıt Ürünleri ile Ana Metal Sanayi izledi. “Can boğazdan gelir” diyoruz ama Gıda Ürünleri sektörü de son dört aydır daralma bölgesinden çıkamıyor.
Yeni siparişlerde 50 eşik değerini aşabilen tek sektör yine Kimyasal, Plastik ve Kauçuk Ürünleri oldu. Yeni ihracat siparişlerinde ise Giyim ve Deri Ürünleri ile Kimyasal, Plastik ve Kauçuk Ürünleri dışındaki bütün sektörler daralma bölgesinde kaldı.
Türkiye İmalat PMI’ın mayıstaki 45,7 seviyesinden haziranda 47,1’e yükselmesi ilk bakışta bir toparlanma işareti gibi görünebilir. Ancak sektörel veriler bunun yapısal bir dönüşten çok, sınırlı ve kırılgan bir hareket olduğunu söylüyor.
Kısacası sanayide hâlâ orta sahada top çeviriyoruz. Rakip kaleye yaklaşamıyor, kendi ceza alanımızdan da tam anlamıyla çıkamıyoruz.
TCMB’nin ‘Tedarik kayması’ tespiti
TCMB’nin analizi ise sanayideki bu karanlık tabloya farklı bir pencereden bakıyor.
Rapora göre, ikinci çeyrekte enerji ithalatı belirgin biçimde yükselmesine rağmen dış ticaret açığında iyileşme yaşandı. Bunun temel nedeni, küresel tedarik zincirindeki aksaklıkların Avrupalı şirketlerin satın alma tercihlerini değiştirmesi.
Başta tekstil, hazır giyim, kimya ve ana metal olmak üzere Türkiye’ye yönelen siparişlerde artış görülüyor.
Türkiye’nin Avrupa’ya yakınlığı, güçlü üretim altyapısı ve kısa teslimat süreleri yeniden avantaj hâline geliyor. Uzak coğrafyalardan tedarikin maliyeti ve riski arttıkça, Avrupalı şirketler yanı başlarındaki Türkiye’yi yeniden hatırlıyor.
Savunma sanayisi ihracatı da dış ticaret dengesine giderek daha fazla katkı sağlıyor. Sektörün toplam ihracat içindeki payı son dört yılda yaklaşık 2,3 puan artarak yüzde 4’e ulaştı.
Bu gelişme önemli. Çünkü dış ticaret açığını yalnızca ithalatı kısmak değil, yüksek katma değerli ürünlerin ihracatını artırmak da kalıcı biçimde iyileştirebilir.
İç talep çekiliyor, dış talep taşıyor
İthalatın kompozisyonu, ekonomideki yön değişimini daha net gösteriyor.
İkinci çeyrekte ithalat artışının neredeyse tamamı enerjiden kaynaklanırken, enerji dışı ithalatta gerileme yaşandı. Yatırım ve tüketim malları ithalatındaki düşüş özellikle dikkat çekici.
Kredi kartı harcamalarındaki yavaşlama da sıkı para politikasının iç talep üzerindeki etkisini teyit ediyor.
Yani sıkı para politikasının reel ekonomideki karşılığı, iç tüketimin yavaşlaması olarak karşımıza çıkıyor. Bu kaybın bir bölümü ise dış taleple telafi ediliyor.
Türkiye ekonomisinin ikinci çeyrek büyümesi giderek daha fazla dış talep tarafından destekleniyor. Bu durum, önceki yıllarda büyük ölçüde tüketime ve iç talebe yaslanan büyüme modelinden anlamlı bir ayrışmaya işaret ediyor.
Ancak dış talebe dayalı büyümenin kalıcı olabilmesi için ihracat artışının birkaç sektöre ve geçici sipariş dalgalarına bağlı kalmaması gerekiyor.
Fırsat kalıcı mı, geçici mi?
Asıl soru burada başlıyor:
Avrupa’dan gelen sipariş dalgası, Türkiye için kalıcı bir rekabet üstünlüğüne dönüşebilir mi? Yoksa jeopolitik gerilimler azaldığında siparişler yeniden başka ülkelere mi kayar?
TCMB analizinin satır aralarındaki uyarı açık: Bugünkü ivmenin önemli bir bölümü konjonktürel bir tedarik kaymasına dayanıyor.
Bu fırsatın kalıcı hâle gelebilmesi için üretim verimliliğinin artırılması, yüksek katma değerli ürünlerin ihracattaki payının büyütülmesi ve maliyet rekabetinin yeniden kazanılması gerekiyor.
Enerji, finansman, işçilik ve kur maliyetleri sanayicinin sırtında ağır bir yük olmaya devam ederken, yalnızca coğrafi yakınlıkla kalıcı başarı sağlamak mümkün değil.
Aksi hâlde Türkiye, “şanslı bir çeyreğin” ardından yeniden yapısal sorunlarıyla baş başa kalır.
Nitekim İmalat PMI’ın hâlâ 47,1 seviyesinde bulunması, Avrupa’dan gelen siparişlerin henüz sanayinin geneline yayılmadığını açıkça gösteriyor.
Rezerv güçlendi, yabancı DİBS’e döndü
Para piyasalarında ise daha olumlu bir görünüm var.
Merkez Bankasının brüt rezervleri 159,7 milyar dolara yükseldi. Yabancı yatırımcı, 3 Temmuz haftasında devlet iç borçlanma senetlerinde 572 milyon dolar, hisse senetlerinde ise 12 milyon dolarlık net alım yaptı.
TCMB’nin ağırlıklı ortalama fonlama faizi yüzde 40 seviyesinde kalırken, Merkez Bankasının haftalık olarak piyasadan çektiği para miktarı 1,7 milyar TL’yi geçti.
Reel faiz yüzde 7,46 seviyesinde ilerlerken, dolar ve avrodan oluşan sepet kurun yıllık artışı yüzde 15,69’da kaldı. TÜFE bazlı reel efektif döviz kuru ise 104,90’a gerilese de Türk lirasının hâlâ güçlü ve değerli seyrini koruduğunu gösteriyor.
Öte yandan BIST 100 endeksi dolar bazında yüzde 1,5 gerileyerek 304 seviyesine indi. Türkiye’nin risk primi 226 baz puana, iki yıllık tahvil faizi ise yüzde 37,40’a yükseldi.
Özetle, carry trade cephesi canlılığını korurken yerel varlıkların risk algısında hafif bir bozulma görülüyor.
Reel getiri şampiyonu değişti
Haftanın dikkat çeken bir başka verisi TÜİK’in açıkladığı “Finansal Yatırım Araçlarının Reel Getiri Oranları” oldu.
Yıllık bazda BIST 100, yüzde 14,34 reel getiri sağlayarak şampiyonluğu külçe altından devraldı.
Bu sonuç, uzun süredir devam eden “tasarrufu altında saklama” refleksinin değişmeye başladığını mı gösteriyor? Bunu söylemek için henüz erken. Ancak sermaye piyasalarının hane halkı tasarruflarından daha fazla pay almaya başlaması önemli bir gelişme.
Aylık bazda yüzde 2,42 reel getiriyle devlet iç borçlanma senetleri ilk sırada yer alırken, üç aylık dönemde yüzde 2,07 ile mevduat öne çıktı.
Sermaye piyasalarının tasarruflardan daha fazla pay almaya başlaması, UBS’in geçen hafta gündeme taşıdığı Türkiye’nin “finansal derinlik” sorunu açısından küçük ama olumlu bir kıvılcım olarak görülebilir.
Rüzgâr geçici, sorunlar baki
Türkiye ekonomisi bu hafta da birbiriyle çelişen rakamlar üretti.
Bir tarafta Avrupa’nın en sert daralan imalat sanayilerinden biri var. Diğer tarafta küresel gerilimlerin ve bozulan tedarik zincirlerinin açtığı yeni bir ihracat fırsatı…
Avrupa’dan gelen siparişler sanayiye kısa süreli bir nefes aldırabilir. Ancak nefes almakla iyileşmek aynı şey değil.
TCMB’nin analizi, ortaya çıkan fırsatı görünür kılması açısından değerli. Fakat verdiği mesaj da son derece açık: Verimlilik artmadan, maliyet rekabeti sağlanmadan ve yüksek katma değerli üretim güçlendirilmeden bu tedarik kayması geçici bir sipariş dalgasından ibaret kalır.
Sanayi uzun süredir can çekişiyor. Avrupa’dan gelen siparişler şimdilik bir can suyu olabilir.
Ama gerçek iyileşme, dışarıdan esen rüzgârla değil; içeride kurulacak güçlü, verimli ve rekabetçi bir üretim düzeniyle mümkün olacak.
Yine de sanayinin bugünkü hâli bize o eski sözü hatırlatıyor:
Çıkmadık candan umut kesilmez.
Yorumlar
Kalan Karakter: