Geçtiğimiz hafta TCMB’nin yayımladığı 2026-I Finansal İstikrar Raporu, Merkez Bankası’nın son on beş yılda nasıl bir refleks geliştirdiğini ortaya koyuyor. Raporun resmî mesajı açık: Dezenflasyon süreci devam ediyor; ancak küresel belirsizliklerin finansal istikrar üzerindeki baskısı sürüyor.
Asıl hikâye ise bu cümlenin altında saklı. Fonlama faizinin yüzde 40’ta, reel faizin yüzde 7,06’da tutulduğu “yüksek faiz – kontrollü kredi – güçlü rezerv” üçlüsü, artık geçici bir önlem paketi değil, kalıcı bir mimariye dönüşmüş durumda. 168,6 milyar dolarlık brüt rezerv ve tarihsel ortalamaların altında seyreden reel sektör borçluluğuyla Türkiye, kırılganlığını yönetmeyi öğrenmiş bir ekonominin sakinliğini sergiliyor.
Altının sessiz zaferi
Raporun en dikkat çekici bölümlerinden biri, TCMB’nin altın rezervlerine ayrılan kısım. 2010’da 116 ton olan altın rezervi bugün 732 tona ulaşmış durumda. Öyle ki brüt rezervin yüzde 63,67’sini artık altın oluşturuyor.
Bu, basit bir biriktirme hikâyesi değil, adım adım inşa edilen bir strateji. TCMB artık altını yalnızca “kasada duran değer” olarak değil, likidite yönetiminin ve finansal istikrarın aktif bir aracı olarak kullanıyor. Kısacası bu tablo, jeopolitik kırılganlığın arttığı bir dünyada “yumurtaları tek sepete koymama” refleksinin kurumsallaşmış hali.
Kredi frenine basıldı
Raporun yansıması ise sert oldu. TCMB, 23 Mayıs’ta yaptığı zorunlu karşılık düzenlemesiyle bankaların sekiz haftalık kredi büyüme tavanlarını indirdi.
İhtiyaç ve taşıt kredilerinde büyüme sınırı yüzde 4’ten yüzde 3’e, kredili mevduat hesabında yüzde 2’den yüzde 1’e, KOBİ Türk lirası kredilerinde yüzde 5’ten yüzde 4,5’e, KOBİ dışı işletme kredilerinde ise yüzde 3’ten yüzde 2’ye düşürüldü.
Bu karar tesadüf değil. Takipteki alacakların KOBİ tarafında yıllık yüzde 114’e, bireysel kartlarda yüzde 85’e tırmandığı bir dönemde atılmış bilinçli bir adım. Mesaj net: Kredi genişlemesi artık miktarla değil, kaliteyle yönetilecek.
Ancak bu frenin iki yüzü var. Bir yandan tüketim talebini soğutarak dezenflasyona destek veriyor; diğer yandan nakit akışı zaten sıkışan firmaların yeniden borçlanma imkânını daraltıyor. Yani aynı ilaç, hem hastalığı yavaşlatıyor hem de hastayı yorma riskini beraberinde taşıyor.
Jeopolitik artık ekonomik risk
Raporun belki de en önemli tespiti, jeopolitik risklerle kredi mekanizması arasında kurduğu bağ. TCMB’nin mikro veriye dayanan analizi, jeopolitik gelişmelere daha açık firmaların “daha yüksek faizle, daha kısa vadeyle ve daha az miktarda kredi” bulabildiğini ortaya koyuyor.
Yani savaş ve gerilim artık yalnızca dış politikanın değil, ihracatçının bilançosunun da konusu. Nitekim 518,5 milyar dolarlık brüt dış borç ve eksi 360,8 milyar dolarlık uluslararası net yatırım pozisyonu, dış finansman maliyetindeki her hareketin doğrudan hissedildiği bir zemin yaratıyor.
Bu tablo, “maliyet rekabeti” sorununun neden bu kadar zorlayıcı olduğunu da açıklıyor. Sorunun bir ucu artık yalnızca Ankara’da değil, çok uzaklarda bir cephe hattında da düğümleniyor.
İki güven, iki ayrı yön
Bu haftanın en ilginç çelişkisi güven endekslerinde gizli. İmalat sanayindeki firmaların beklentilerini yansıtan Reel Kesim Güven Endeksi, Mayıs’ta 2,4 puan artarak 101,0 ile iyimser bölgeye geçti. Buna karşılık finans sektörünün beklentilerini yansıtan Finansal Hizmetler Güven Endeksi, 13,2 puanlık sert düşüşle 154,1’e geriledi.
Bu ayrışma ilk bakışta tuhaf görünebilir. Ancak üretici, kapasite kullanım oranlarının yüzde 74,1’de yatay seyretmesinden ve talepteki canlanma sinyalinden cesaret alırken; finans kesimi 251 baz puana tırmanan CDS primini, yükselen kuru ve daralan kâr marjlarını fiyatlıyor.
Yani sahadaki üretici “işler toparlanıyor” derken, parayı yöneten kesim “dikkatli olalım” diyor.
Hane halkının inadı biraz yumuşadı
Enflasyon beklentilerinde ise küçük ama anlamlı bir kıpırtı var. Hane halkının 12 ay sonrası için enflasyon beklentisi 2,05 puan gerileyerek yüzde 49,51’e indi. Buna rağmen bu oran, piyasa katılımcılarının yüzde 23,82’lik beklentisinin hâlâ iki katından fazla.
Aradaki yaklaşık 26 puanlık uçurum kapanmış değil; ancak ilk kez daralma yönünde işaret veriyor. Bu önemli, çünkü dezenflasyonun en zor kısmı, insanların buna inanmaya başlamasıdır.
Hane halkının yatırım tercihlerinde de benzer bir yumuşama görülüyor. Altın alma iştahının yüzde 48,3’e, ev-arsa alma eğiliminin yüzde 33,2’ye gerilemesi aynı yöne işaret ediyor. Tedbir refleksi zayıflıyor; ancak tamamen ortadan kalkmış değil.
Gayrimenkulde nominal artış, reel erozyon
Gayrimenkulde manşet rakamlar hâlâ yüksek. TCMB verilerine göre konut fiyatları yıllık yüzde 26,6, yeni kiracı kira endeksi yüzde 31,7, ticari gayrimenkul fiyatları ise yüzde 31,0 artmış durumda.
Ancak enflasyondan arındırıldığında tablo tersine dönüyor. Konutta reel kayıp yüzde 4,3, yeni kiracı kiralarında yüzde 0,5 olurken, ticari gayrimenkulde reel artış sıfır seviyesinde kalıyor.
Bu, son yılların “her koşulda kazandıran” gayrimenkul algısının kırılmaya başladığını gösteriyor. Yatırımcı için konut artık mutlak bir sığınak değil; getirisi enflasyonun gerisinde kalan, sabırlı para isteyen bir varlık. Alıcı içinse bu tablo, uzun süredir beklenen bir fırsat penceresi anlamına geliyor.
Piyasa tedirgin, ama terk etmiyor
Haftanın piyasa tarafı temkinli geçti. BIST 100 dolar bazında yüzde 4 değer kaybederek 302’ye geriledi. CDS primi 251 baz puana tırmandı. USD/TRY 45,72’ye yükseldi. Yabancı yatırımcı ise hisse tarafında satıcıydı.
Buna karşılık yurt içi yatırımcı sayısı 6,65 milyona çıktı. Yani fiyatlar gerilerken bireysel yatırımcı sahneden çekilmedi. Bu tablo, risk iştahının tamamen kırılmadığını ve TL tasarruf tercihinin sürdüğünü gösteriyor.
Küresel tarafta Brent petrolün haftalık yüzde 4,87 düşüşle 104 dolara gerilemesi ise Türkiye için iyi haber. Enflasyon sepetinin en hassas kalemi olan enerji, bu hafta bir miktar nefes aldırdı.
Sonuç: Kırılganlığı yönetme sanatı
Finansal İstikrar Raporu’nun ortaya koyduğu fotoğraf, kısa vadeli iyimserlikten çok orta vadeli bir olgunluğa işaret ediyor. Türkiye, kırılganlığını yönetmeyi öğrenmiş bir ekonominin sükûnetiyle ilerliyor.
Altın rezervinin 732 tona çıkması, reel sektör borçluluğunun tarihsel ortalamaların altında kalması ve bankaların sendikasyon kredilerinde yüzde 100’ü aşan yenileme oranları, bu sükûnetin somut dayanakları.
Ancak jeopolitiğin krediye, güven endeksinin ikiye bölünmesine ve hane halkının hâlâ yüzde 49,51 seviyesindeki enflasyon beklentisine bakınca, gidilecek yolun uzun olduğu da açık.
Sonuçta finansal istikrar bir varış noktası değil, her hafta yeniden kazanılması gereken bir denge. Ve bu hafta Türkiye, o dengeyi bir kez daha korumayı başardı.
Yorumlar
Kalan Karakter: