İsviçre merkezli küresel finans ve varlık yönetim bankası UBS’in yayımladığı 2026 Küresel Servet Raporu, Türkiye açısından çarpıcı bir tablo ortaya koydu.
Rapora göre 2025 yılında Türkiye’de dolar milyoneri sayısı yüzde 6,4 arttı. Bu oranla Türkiye, yüzde 8’lik artışla ilk sırada yer alan Litvanya’nın ardından dünyada ikinci oldu.
Ancak görünen tablonun arkasında çok daha yapısal bir sorun var.
Türkiye’de servetin yalnızca yüzde 20’den azı finansal varlıklardan oluşuyor. Geri kalan büyük bölüm ise gayrimenkul ve benzeri finansal olmayan varlıklarda tutuluyor. Oysa bu oran İsrail’de yüzde 82,1, Tayvan’da yüzde 80,8, ABD’de ise yüzde 78,9 seviyesinde.
Yani Türkiye’de zenginlik artıyor; ancak bu zenginlik gayrimenkulün ötesine geçmekte zorlanıyor.
Raporun Türkiye açısından özeti şu: Milyoner sayısında rekor kırıyoruz, fakat finansal derinlikte dünya sıralamasının sonlarında yer alıyoruz.
Dünya zenginleşiyor, EMEA yükselen yıldız
UBS raporu, 2025’te dolar bazında küresel kişisel servetin yüzde 10,8 artarak son yılların en güçlü büyümesini kaydettiğini ortaya koyuyor.
Bu büyümenin yıldızı ise açık ara EMEA Bölgesi oldu. Avrupa, Orta Doğu ve Afrika’yı kapsayan EMEA’da servet artışı yüzde 17,5’e ulaştı. Buna karşılık Amerika kıtasında artış yüzde 8,5, Çin Anakarası, Güneydoğu Asya ve Okyanusya’yı kapsayan APAC Bölgesi’nde ise yüzde 5,9’da kaldı.
ABD dolarının zayıflaması, özellikle Avrupa’daki servet artışında etkili oldu. Bu durum, küresel servetin doğu-batı ekseninde yeniden konumlandığını da gösterdi.
2025’te dünyaya yaklaşık 1 milyon yeni dolar milyoneri eklenirken, ABD tek başına 441 bin yeni milyonerle bu artışın neredeyse yarısını sağladı.
Türkiye milyonerde ikinci, ancak…
Türkiye’de dolar milyoneri sayısı 2025 yılında 5 bin 650 kişiye ulaştı.
Yüzde 6,4’lük artış; Almanya’nın yüzde 0,9, Fransa’nın yüzde 1,5 ve ABD’nin yüzde 1,9’luk artışının belirgin biçimde üzerinde. Ancak toplam sayının sınırlı kalması, servet birikiminin dar bir kesimde yoğunlaştığını gösteriyor.
2020-2025 döneminde Türkiye’nin reel ortalama serveti artarken, medyan servette aynı ölçüde belirgin bir yükseliş görülmüyor.
Başka bir ifadeyle zenginleşme sürüyor, ancak tabana yayılmıyor.
Finansal derinlik neden önemli?
Raporun Türkiye için en önemli mesajı servetin yapısında gizli.
Hanehalkı zenginliğinin ağırlıklı olarak konut ve reel varlıklardan oluşması, kısa vadede güven duygusu verebilir. Ancak uzun vadede iki ciddi risk barındırır.
İlk risk, gayrimenkulün düşük likiditesi ve yüksek fiyat oynaklığıdır. Kriz dönemlerinde bu yapı, “kâğıt üstünde zenginlik” tablosu yaratabilir.
İkinci ve daha önemli risk ise finansal varlıkların payının düşük kalmasıdır. Çünkü finansal varlıkların sınırlı olması, tasarrufların üretken sermayeye dönüşmesini zorlaştırır.
İsrail, Tayvan ve ABD gibi ülkelerde finansal varlıkların yüksek paya sahip olması tesadüf değil. Bu ülkelerde tasarruflar teknolojiye, girişimlere, sermaye piyasalarına ve üretken yatırımlara daha kolay kanalize oluyor.
Türkiye’de ise finansal yatırımların yüzde 20’nin altında kalması, tasarrufların önemli bir bölümünün üretimden uzak alanlarda tutulduğunu gösteriyor.
Borçluluk düşük: Çifte okuma
Rapora göre Türkiye’de hanehalkı borçluluğu; Brezilya, Kıbrıs ve İsviçre gibi ülkelerin oldukça altında.
Bu, bir yönüyle iyi haber. Daha düşük faiz yükü ve daha sınırlı finansal kırılganlık anlamına geliyor.
Ancak aynı veri başka bir gerçeğe de işaret ediyor: Türkiye’de kredi piyasaları yeterince derinleşmiş değil. Sermaye piyasaları da hanehalkı için henüz sistemli ve yaygın bir yatırım aracına dönüşebilmiş değil.
Yani düşük borçluluk, tek başına sağlıklı bir finansal yapı göstergesi olarak okunmamalı. Aynı zamanda finansal sistemin sığlığına da işaret ediyor.
Kredi freni ve karşılıksız çekte alarm
UBS raporunun yanında, bu hafta TCMB’nin yayımladığı 2026 ikinci çeyrek Kredi Eğilim Anketi de önemli mesajlar içeriyor.
Anket, bankaların özellikle işletme kredilerinde standartları belirgin biçimde sıkılaştırdığını gösteriyor. Ayrıca hem yurt içi hem de yurt dışı fonlama koşullarında bankaların maliyetleri yükselmiş durumda.
Buna karşılık reel sektörün finansman ihtiyacı artarak devam ediyor.
Bu tablo, önümüzdeki dönemde reel sektörün krediye ulaşmakta daha fazla zorlanabileceğini gösteriyor.
TCMB’nin açıkladığı bir diğer çarpıcı veri ise karşılıksız çeklere ilişkin. Karşılıksız çek tutarı 30,4 milyar TL’ye yükseldi. Yıllık artış tutar bazında yüzde 170,21’e, adet bazında ise yüzde 188,32’ye ulaştı.
Aylık konkordato sayıları da 334 adetle yüksek seyrini sürdürüyor. Yılın ilk 6 ayında toplam konkordato sayısı 2 bin 52’ye ulaşmış durumda.
Büyümeye en yüksek katkı inşaat sektöründen gelse de en çok konkordato alan sektörler arasında inşaat hâlâ ilk sırada yer alıyor.
BDDK verilerine göre bankacılık sektörünün net kârının mart ayındaki 119 milyar TL seviyesinden mayısta 58,2 milyar TL’ye gerilemesi de kredi kalitesindeki bozulmanın bilançolara yansımasının en somut işaretlerinden biri.
Enflasyonda tansiyon düşüyor
Haftanın bir diğer önemli verisi TÜİK’in açıkladığı haziran ayı enflasyonu oldu.
Haziran ayında TÜFE, beklentilerin altında kalarak aylık bazda yüzde 0,99, yıllık bazda yüzde 32,11 olarak açıklandı. Mayıs ayında yüzde 1,71 olan aylık tempo, haziranda belirgin biçimde yavaşladı.
Yİ-ÜFE ise yıllık bazda yüzde 28,09’a geriledi.
Ne var ki TÜFE’de yıllık bazda en yüksek artış yüzde 46,10 ile hâlâ eğitim hizmetlerinde. Konut, elektrik ve su tarafında artış yüzde 45,14 seviyesinde.
Bu tablo, enflasyonda hizmetler ve enerji tarafındaki yapışkanlığın sürdüğünü gösteriyor.
Buna karşılık TÜİK’in Ekonomik Güven Endeksi haziranda 99,9’a yükseldi. Yani endeks, iyimserlik eşiğinin hemen altında bulunuyor.
Türk-İş’in açıkladığı haziran ayı açlık sınırı ise 35 bin 800 TL’ye çıktı. Açlık sınırı ile asgari ücret arasındaki fark 7 bin 724 TL’ye yükseldi.
TCMB’nin uyguladığı “TL faizler > enflasyon > sepet kur” politikasının sonucu olarak sepet kur artışı yıllık yüzde 15,12’de kalırken, reel faiz yüzde 7,08 seviyesinde oluştu.
Başka bir ifadeyle TCMB, hâlâ TL mevduatı adres göstermeye devam ediyor.
Sonuç: Hangi tür servet üretilecek?
UBS raporunun Türkiye için sorduğu asıl soru, “Türkiye ne kadar zenginleşecek?” sorusundan çok daha derin.
Asıl soru şu: Türkiye hangi tür serveti üretecek?
Geleceğin refahı yalnızca emlaktan mı beslenecek? Yoksa yüksek teknolojiden, finansal varlıklardan, sermaye piyasalarından ve üretken yatırımlardan mı güç alacak?
Bugün görünen tablo açık:
Milyoner sayısı artıyor, ancak zenginlik dar bir kesimde yoğunlaşıyor. Hanehalkı borçluluğu düşük, ancak finansal piyasaların derinliği sınırlı kalıyor. Krediler sıkılaşırken karşılıksız çeklerde üç haneli artış yaşanıyor. Enflasyonda tansiyon düşse de hayat pahalılığı geniş kesimler için yakıcı olmaya devam ediyor.
Türkiye’nin orta vadeli sınavı, milyoner sayısındaki artıştan ibaret değil.
Asıl sınav, serveti üretken sermayeye dönüştürebilme sınavıdır.
Yorumlar
Kalan Karakter: